Süleymaniye Camii efsaneleriİzlenme Sayısı 9621

Süleymaniye Camii efsaneleri

Yapımı, dünyanın en ihtişamlı hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman tarafından üstlenilmiş, temeli, adaletiyle ün salmış Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından atılmış, ser mimârân-ı cihân ve mühendisân-ı devran olan Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş olan Süleymaniye Camii İstanbul’un fethinin mimari açıdan tamamlayıcısı olmuştur.

Süleymaniye’ye kadar İstanbul’da dünyanın en güçlü devleti Osmanlı tarafından inşa edilmiş hiçbir eser, Bizans İmparatorluğu tarafından bir kilise olarak inşa edilmiş Ayasofya ile teknik anlamda kıyas edilememekteydi. Mimari bakımdan Ayasofya hâlâ dünyanın, özellikle de Hıristiyan âleminin gözbebeği konumundaydı. İmparator Justinianus bütün Sol Resim: Sağda İmparator Konstantinus’un şehrin maketini, solda İmparator Justinianus’un Ayasofya’nın maketini Meryem’e sunarken gösteren mozaik, Sağ Resim: Ayasofya’nın Muhteşem Kubbesi imkânlarını kullanarak, bir imparatorluk sembolü olarak Ayasofya’yı açarken Hz. Süleyman’ı kastederek: “Ey Süleyman! Seni geçtim!” demişti.

Sol Resim: Kanuni Sultan Süleyman, Sağ Resim: Süleymaniye Camii’nin Muhteşem KubbesiKanuni Sultan Süleyman, Justinianus’un bu sözünü kendi üzerine almış gibi Ayasofya ile boy ölçüşecek bir eser yapmak için hırslanmış, sonsuza kadar var olacak muhteşem bir camii inşa ederek “Süleyman”ın geçilemeyeceğini kanıtlamak istemişti.

 

Ve bir rivayete göre; Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye Cami’nin inşasına karar verdiği zaman, bir gece rüyasında Hz. Muhammed’i görür; Hz. Muhammed, ona camiin nereye yapılacağını göstermekten başka, camiin iç ve dış unsurları hakkında da birtakım bilgiler verir: “Minberi şuraya, mihrabı şuraya, kürsüyü de şuraya yapınız,” şeklinde ifade buyurur. Büyük bir heyecan ve sevinçle bu güzel rüyadan uyanan Sultan, sevinç gözyaşları içinde Allah’a şükreder, sabah namazını kılar ve hemen Hz. Muhammed’in işaret ettiği yere giderek Mimarbaşı Sinan’ı yanına çağırtıp, Sinan’a buraya bir cami yaptırmak istediğini söyler. Sinan’da bu teklifi bekliyormuşçasına: “Sultanım! Cami’yi şu şekilde yaparız; mihrabı şurada, minberi şurada, kürsüsü de şurada durur; şu kadar kubbesi, şu kadar camı, şu kadar da ayağı olur!” diyerek Kanuni’ye Hz. Muhammed’in rüyasında söylediklerini aynen tekrarlar. Bunun üzerine Kanuni tebessüm ederek Mimar Sinan’a bağırır ve: “Mimarbaşı! Benim rüyamdan haberli gibisin!” der. 

Mimar Sinan da aynı rüyayı gördüğünü ifade edercesine:“Sultanım! Sizin dün geceki kutlu rüyanızda ben de oradaydım ve bir iki adım gerinizden geliyordum!” diye karşılık verir. Bu durum karşısında sevinç ve heyecanı bir kat daha artan Kanuni:“O halde bir an evvel caminin inşası başlasın!” diye ferman buyurur. Bu emri evvelden bekleyen Mimarbaşı da, hiç zaman kaybetmeden hazırlıklarını tamamladı ve Şeyhülislam Ebüssuûd Efendi’nin temele ilk taşı koymasıyla caminin inşasına başlanılır.

Evliya Çelebi bu eşsiz eserin yapımını şöyle anlatmıştır: “Bütün Osmanlı ülkesinde ne kadar bin mükemmel üstat, 

mimar, yapı ustası işçiler ve taşçılar ve mermer işleyenler varsa hepsini toplayıp üç yıl bütün ayakları bağlı forsa temelini yerin altına indirdiler. Temel kazanların vurdukları kazmaların sesini yeraltında dünyayı sırtında taşıyan öküz duyardı. Üç senede binanın temeli yeryüzüne yükselip bina meydana çıktı. Bir yıl o halde kaldı… Bir yıldan sonra Sultan Beyazıd-ı Veli’nin presesine (hiza ipi) göre mihrap konuldu. Dört tarafına duvarlarını, kubbe aralarına varıncaya kadar 3 yıl yükselttiler. Ondan sonra metin, güçlü dört paye üzerine yüksek kubbeyi yaptılar. Süleymaniye Camii’nin ne yolda şekillendiği, bu ulu camiin kubbenin mavi tasının ta üst tepesi Ayasofya kubbesinden yuvarlak ve yedi meliki arşın yüksek cihanı kaplayan bir kubbedir.”

Sinan’ın, Türklerin büyük hayranlık duydukları Ayasofya’yı geçme isteği ve Kanuni Sultan Süleyman’ın arzusu gereği 

Süleymaniye Camii, Ayasofya’ya büyük bir benzerlik gösterir. Ancak Süleymaniye, genel mimari zarafet, mekân değerlendirmeleri ve ayrıntıların tek tek düşünülüp işlenmesi bakımından Ayasofya gibi bir yapının dahi çok önüne geçmiştir.

Ayasofya Camii Planıİki ayrı dinin ibadetlerine bağlı olarak gelişen mekân anlayışındaki farklılıklar da planlar arasındaki farklılıklara sebep oldu:

Süleymaniye’de ana ibadet mekânının mümkün mertebe kesilmeden ve parçalanmadan yekvücut olarak çıkarılması amaçlanmıştır. 26.50 m. çapında ve 53 m. yüksekliğindeki İstanbul’da Ayasofya’dan sonra gelen en büyük kubbe dört ağır paye üzerine oturarak, giriş ve kıble tarafında, ortalama 40m. yüksekliğinde iki yarım kubbe ile desteklenmiş, yarım kubbeler, ikişer çeyrek kubbe eksedra ile genişletilmiştir. Sinan yan nefleri de beşer kubbe ile örterek birbirine eşit kubbelerin monotonluğu yerine, bir büyük bir küçük kubbe ritmi ile değişik bir etki yaratmıştır. Ortada kalan kubbe, köşelerdeki kubbelerle aynı genişliğe varmış, böylece yan neflerin asıl mekânla birleşmesi gerçekleşmiştir(8). Bütün bu kademelenmelerle de kütle dışarıdan bir piramit görünümü almıştır.

Sinan’ın, Ayasofya’yı ve Beyazıt camiini iyice inceledikten ve yeni eseri için en doğru ölçülere ulaştıktan sonra yapımına başladığı Süleymaniye 4.500 m² civarında bir alanı kaplamaktadır. Kişi başı 1m²’lik namaz alanı hesabıyla, camide aynı anda 5.000 kişinin namaz kılabileceği hesaplanmaktadır. Bu boyutları ile camii, Sultanahmet Camii’nden sonra İstanbul’un ikinci büyük camisidir. Süleymaniye, XVI. yüzyıl klasik Osmanlı üslubunu ve sanat tekniklerini en güzel şekilde sergileyen bir başyapıttır. Sinan’ın tasarladığı dört dayanağa oturan yarım kubbeli camilerin de en büyüğüdür (3100m²).

Cami’nin tüm ayrıntıları bu yapının ne kadar kusursuz ve muhteşem olduğunu bize tekrar takrar kanıtlar niteliktedir. Bu etkileyici ayrıntılardan biri de Sinan’ın ana giriş kapısı üzerine gizlediği “İs Odası”dır. Usta mimar yağ kandilleri ve mum ile aydınlatılan bu büyük camiyi bunların vereceği zarardan korumak için bir is odası yapmış ve hassas bir hava akımı sayesinde çıkan isin bu odada toplanmasını sağlamıştır. Ayrıca ünlü mimar balkon kısmında gizli üç delik tarafından emilerek is odasına biriken islerden, önemli miktarda mürekkebin üretilmesini sağlamıştır. Kimyevi maddelerden uzak, tamamıyla tabii yollarla elde edilen bu mürekkebin, üzerinden asırlar geçmesine rağmen özelliğinden bir şey kaybetmediği araştırmacılar tarafından da onaylanmaktadır.

Caminin bir diğer önemli özelliği de akustik bakımından sağlanan olağanüstü başarıdır. Sinan caminin kubbesine 15 cm. ağız genişliğine sahip, 45 cm. uzunluğunda simetrik halde dizilen 256 adet küple mükemmelliği yakalamıştır. Bu konuyla da ilgili hoş bir rivayet söylene gelir:

 Süleymaniye Camisi’ni inşası yaklaşık olarak 7 yıl sürmüş ve sultan sabırsızlanmaya başlamıştır. Kanuni artık inşaatın tamamlanmasını istemektedir. Bu sırada Sinan başka projelerle de uğraşmaktadır. Ancak usta mimarın yeteneğini ve sultana olan yakınlığını çekemeyen çok, dedikodusunu yapan boldur. Bu dedikodulardan biri bir gün Kanuni’nin kulağına çalınır, derler ki: “Sultanın mimarbaşısı başka işlerle meşgul olmakta, keyif çatmakta, camisine mukayyet olmamakta!” Padişah bu duyduklarına sinirlenir ve bir ikindi vakti camiye gider. Bu sırada Sinan da caminin tam ortasında oturmuş nargile tüttürmektedir.  Dedikoducuların lafları ile dolmuş olan Sultan, bu durum karşısında iyice köpürür ve Sinan’a: “Bre Sinan, bu ne rezilliktir! Bu mübarek çatı altında inşaatla ilgileneceğine nargile ile keyif mi çatıyorsun,” diye bağırır.Oysa Mimar Sinan’ın içtiği nargilede tömbeki yoktur. Fokurdattığı da sadece sudur. Usta mimar, nargilenin sesini dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyor; mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl yayabilirim diye hesap yapıyordur. Kanuni’de, Sinan’ın niyetini anlamış, ustasını bağışlamıştır. Bu olay üzerine daha da sabırsızlanan Kanuni de der ki: “Bu bina ne zaman bitecek; tez haber ver yoksa sen bilirsin.” Sinan bu sözler üzerine sakince: “Saadetlü hünkârım, iki ayda tamam olacaktır,” der. Herkes şaşkınlık içindedir. Kimsenin aklı caminin bu kadar kısa sürede nasıl bitebileceğine emrediyordur. Gerçekten cami, Sinan’ın da dediği gibi iki ay içinde biter. Kitabede inşaatın evahir-i Zilhicce 964’te (Miladî 1557 Ekim ortaları) bittiği belirtilmektedir. Ressam Melchior Lorichs bu tarihin 4 Ekim 1557 olduğunu söylemektedir. Açılışta tüm İstanbul heyecan içindedir. Binlerce insan Süleymaniye’dedir. Koca Sinan caminin altın anahtarlarını Kanuni’ye uzatır. Kanuni önce anahtarları alır ve yine Sinan’a geri verir: “Bu bina eylediğin Beytullah’ı sıtkı safa ve dua ile bizim değil senin açman evladır” der. Sinan anahtarları alır, yerine takar ve çevirir. Bir anda kubbedeki 138 pencereden sızan ışığın yarattığı ilahi görüntü gönüllere dolar.

Camii’nin ikisi ikişer, toplam 10 şerefeli 4 minaresi vardır. Uzun minarelerinin boyu 74 metredir. Mimar Sinan’ın 4 minareyi, Kanuni Sultan Süleyman’ın fetih sonrası 4. padişah, 10 şerefeyi de Osmanlı’nın 10. sultanı oluşunu hatırlatmak için yaptığı; Cami’nin kuzeyiyle ile güneyinde yer alan ve Ayasofya’yla yarışan kubbesini taşıyan 2 büyük kemeri sırtlanmış 4 sütunun ise İslam’ın ilk 4 halifesini simgeledikleri söylenir. Kimileri de bu dört sütun üzerinden Süleymaniye için “bu camii eski hükümdarların tahtlarının üzerine kurulmuştur” demişlerdir. Çünkü bu sütunlardan biri İskenderiye‘den, biri Lübnan‘daki Balbek Mabedi‘nden getirilmiştir ve bu mabet Müslüman geleneğine göre Hz. Süleyman‘ın Belkıs için yaptırdığı tapınaktır. Diğer ikisi ise İstanbul’dan alınmıştır. Onlar da Bizans geleneğini simgeler. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun hem İslam hem eski imparatorlukların üstünde kurulduğu ve onlara galip geldiği olarak yorumlanır. Bunların yanı sıra dilden dile dolaşan bir de “cevahir” “güneş minaresi” efsanesi vardır;

Efsaneye göre: Süleymaniye’nin temel kazısı üç yıl sürer ve üç bin esir bu dönemde gece gündüz demeden çalışır. Süleymaniye yavaş yavaş yükselmeye başlamıştır. Bu sırada Mimar Sinan temellerin oturması için inşaata bir yıl kadar ara verme kararı alır. Bunun üzerine Sinan’ı çekemeyenler etrafta dedikodu yaymaya başlar: “Ya Sinan bu camiyi bitiremeyecek, ya da hünkârın parası bu camiyi yaptırmaya yetmedi!” Bu söylentiler o kadar yayılır ki İran Şahı Şâh Tahmasb’ın kulağına kadar ulaşır. Bunu duyan Şâh fırsattan istifade hemen iri yakut ve zümrütlerin bulunduğu bir çekmeceyi, içine iliştirdiği “Bu mücevherler tez zamanda satıla… Bizim de bu caminin harcında katkımız ola,” içerikli bir notla Kanuni Sultan Süleyman’a yollar. Padişah bu davranışa çok içerler ve Sinan’ı yanına çağırtır: “Sinan bunları al. Dostumuz İran Şahı Şâh Tahmasb da caminin harcına katkıda bulunmak istiyormuş. Bunları yollamış. Dileğini yerine getir bakalım,” der. Sinan durumu hemen anlar ve bu çekmecede ne var ne yoksa herkesin gözü önünde taştan dev bir havanın içine atar. Orada bulunanların şaşkın bakışları karşısında bunları döve döve toz haline getirir, harcın içine boca eder ve minarelerden birinin yapımında kullanır. Güneş ışığında bu değerli taşlar pırıl pırıl parladığı için bu minareye “cevahir” ya da “güneş minaresi” denilmiştir.

Camiyi ve mermer mihrabını “İznik Çinisi“nden Osmanlı klasik dönemi üsluplu panolar süslemektedir. Renkli camlı alçı pencereler ise Sarhoş İbrahim adlı bir ustanın işidir.

Mihrap duvarının arkasındaki “saçının tek bir teli için tüm servetimi ayaklarının altına sererim” diyecek kadar çok sevdiği Hürrem Sultan ile kendisinin sekizgen türbeleri yer alır. Sinan genel şeması mimar pergelini andıran kendi mütevazı türbesini de, külliyenin dış köşesine belirsizce yerleştirmiştir.

Binanın temellerine suyla doldurulan sarnıç benzeri bir temel inşa edildiği için bina, İstanbul’daki depremlere en dayanıklı bina olarak tanımlamaktadır(4). Bu konuyla ilgili kimi gerçek kimi uydurma iki de olay anlatılır:

1950-1960 tarihleri arasında inşaat mühendisi, mimar ve jeofizikçilerden oluşan bir Japon heyeti Türkiye’ye gelir ve gerekli yerlerden izinlerini alarak ülkemizdeki tarihi yapıları incelemeye başlarlar. Ayasofya’yı, Yerebatan Sarnıcı’nı gezdikten sonra sıra Sinan’ın kalfalık eseri Süleymaniye Camisi’yle Sinan’ın öğrencisi Sedefkâr Mehmet Ağa’nın eseri Sultanahmet Camisi’ne gelmiş. Japonlar bu camiler üzerinde günlerce inceleme yapmış. Her geçen gün şaşkınlıkları daha da artıyormuş. Çünkü Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevşek bir zemin üzerine inşa edildiğini anlamışlar. Ama bunca yıl, bu camilerde bir çatlak dahi olmamasına akıl-sır erdirememişler. Bunun üzerine Türkiye programının gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine yoğunlaşmışlar. Araştırmalarının sonucunda herhangi bir sarsıntı sırasında bu iki caminin sabitlenmediğini, aksine yerinde oynayarak yıkılmaktan kurtulabildiği ortaya çıkmış. Minareleri incelediklerinde ise şaşkınlıkları ikiye katlanmış. Minarelerin 

çok daha gelişmiş bir raylı sistem mekanizması üzerine oturtulduğunu ve her yöne yaklaşık 5 derece yatabildiğini görmüşler. Bunlardan çok etkilenen bilim adamları kendi ülkelerinde bu dehayı kullanıp, depreme dayanıklı ilk gökdelenlerini yapmışlar.

Diğeri de şudur: Yapımından 441 yıl sonra 17 Ağustos 1999 Marmara depreminden etkilenen eserlerden biri olan Süleymaniye Cami’nin taşıyıcı fil ayaklarından birisi çok büyük bir hasar görmüş. Cami’nin konstrüksiyonu açısından telafisi önemli olan bu zarar için ülkemizin en başarılı mimar ve mühendisleri toplanıp çözümler düşünmüşler. Daha sonrasında bilim adamları ile oturup çalışarak restorasyona başlamışlar. Düşündükleri çözümü uygulamak için iş başına geçtikleri kazı esnasında bir kâğıt bulmuşlar. İnceleme sonucu Mimar Sinan’a ait olduğu öğrenilen kâğıtta yaklaşık 450 yıl sonra üretilen çözümün aslında yıllar önce Mimar Sinan tarafından düşünülerek Cami’nin göreceği zararı hesaplanarak oraya yerleştirildiği anlaşılmış.                                                                                                

                                                                                                                               Kaynak: Tarihi İstanbul Yapıları

Ayasofya Camii izlemek için tıklayın.

Mimar Sinan'ın İstanbul'da yaptığı camiiler için tıklayın.

Mimar Sinan'ın İstanbul'da yaptığı medreseler için tıklayın.

 

Süleymaniye Camii efsaneleri ile ilgili Yorum Yazın

Adınız : E-Mail Adresiniz :